Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.


 
AnasayfaAnasayfa  Latest imagesLatest images  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

 

 Nasreddin Hoca

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
soner




Mesaj Sayısı : 3323
Kayıt tarihi : 31/05/10

Nasreddin Hoca Empty
MesajKonu: Nasreddin Hoca   Nasreddin Hoca Icon_minitimeSalı Tem. 27, 2010 9:31 am

Nasreddin Hoca
Nasreddin Hoca (d. 1208 Eskişehir Hortu köyü — ö. 1284 Akşehir), 13. yüzyılda Akşehir'de yaşamış bir halk kahramanıdır.

Yazıya geçirilmiş ilk Nasrettin Hoca hikayesi, Sarı Saltuk'un hayatını anlatan "Saltuknâme"de bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet'in oğlu Cem Sultan'ın şehzadeliği esnasında verdiği talimat üzerine Ebülhayr Rûmî tarafından Saltukname, yedi senelik bir çalışma sonucunda Türk sözlü geleneğinden toplanarak 1480 yılında tamamlanmış ve kitaplaştırılmıştır.

Abdullah Efendi'de başlamış ve tahsilinin sonunda babasının yerine köyünde imamlık yılında vefat ettiği şeklindeki rivayet göz önüne alınırsa, onun, Selçuklular devrinde yaşadığını ve Timur Han ile görüşmediğini dikkate almak gerekir.[1]

Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.

Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştamal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.

Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yan yana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.

Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret"le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.

Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir. Akşehir, Nasreddin Hoca ile adını Dünya'ya duyurmuştur. 1208-1284 yıllarında Akşehir'de yaşayan ünlü düşünür ve mizah ustası Nasreddin Hoca anısına yaşatmak için uluslararası ve ulusal düzeyde kutlamalar ve festivaller düzenlenmektedir.[2]




Nasreddin Hoca'nın Hayatı
Nasreddin Hoca, araştırmacıların çoğuna göre, 13. yüz yıl başlarında 1208 (Hicrî 605) yılında Eskişehir'in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu (bugünkü adıyla Nasreddin Hoca) köyünde doğdu. Hatta, Akşehirli bazı araştırmacılar da bu görüşü kabul eder durumdadırlar. Bu konudaki bilgi bugün için kesinleşmiş durumdadır. Hoca, Eskişehirli'dir. Fakat, bu konuda farklı görüşler de vardır. Bu görüşlere de kısaca değinmek gerekir. En çok öne çıkan görüş Nasreddin Hoca'nın Akşehir'de doğduğu şeklindedir. Bu iddiaya göre Hoca, Akşehir gölü civarında Sivricehöyük yakınındaki Ortaköy'de doğmuştur.[3]

Nasreddin Hoca'nın babası Hortu köyünün imamlığını da yapan Abdullah Efendi, annesi ise bu köyün yerlilerinden Sıdıka Hanım'dır. Bir fıkrasından kendisinden bir yaş büyük bir kardeşi olduğu sonucu da çıkmaktadır. Daha sonra aile fertleri arasına Akşehir'e yerleştikten sonra eşleri ve çocukları katılır. Buna göre Hoca'nın Biri Sivrihisarlı, diğeri Akşehirli olan iki eşi, iki kızı, bir oğlu vardır.[4]

Nasreddin Hoca, tahsil çağına gelince; ilk dini bilgilerini (okuma-yazma, ilmihal bilgileri…) babasından aldı. Muhtemelen babasının bu köyde ders verdiği bir medrese vardı. Bu bilgilerin yanı sıra doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı öğrendi. Çok küçük yaşta hafızlık derecesinde Kur'an-ı Kerim bilgisine de sahip oldu. İslami ilimlerden fıkıh ve kalem konusunda da eğitim gördü.

Nasreddin Hoca, daha sonra tahsiline Sivrihisar'daki medreselerde devam etti Bir rivayete göre de kıtlık yüzünden Hortu'dan Sivrihisar'a ailece göç ettiler. Hoca, babasının ölümünden sonra köyüne dönerek burada imamlık ve vaizlik yaptı. Bu görevini zaman zaman Sivrihisar'da da yerine getirdi.

Fıkralarından ve diğer kaynaklardan çıkan bilgiye göre Hoca, aktif bir kişiliğe sahiptir. Bu yüzden görevini sadece cami ve medresede sürdürmedi. Devamlı olarak halkın içine oldu ve onların sorunlarıyla ilgilendi. Bu anlamda onun tahsilinde hayatın kendi gerçekleri ve Hoca'nın şahsi gözlemleri de önemli bir yer tutmaktadır.

Fakat Hoca, bütün bunlarla, babasından ve Sivrihisar medreselerinden aldığı bilgiyle yetinmek istemedi. Daha derin bilgilere sahip olmanın peşindeydi. Bu arzusu yüzünden köyünde fazla kalmadı ve buradan ayrıldı. Fıkralarındaki yer adları dikkate alındığında onun Akşehir ve Konya'ya gitmeden önce başka yerlere de gittiği, kendisini yetiştirecek bilginler aradığı ve bu esnada halkın durumunu yakından gözlediği sonucu çıkmaktadır. Hatta bir yazarımız Nasreddin Hoca'nın Karamanoğlu Beyliği'nin Konya'yı almasından sonra Moğolların açtığı yoldan muhtemelen bir Orta Asya gezisi yaptığını da söylemektedir. Şayet böyle bir gezi doğruysa o zaman Hoca'nın Türkistanlı yahut Azerilerin ona neden sahip çıktıklarını anlatan bir ayrıntı olarak dikkat çekicidir.[5]

Evliliği
Nasreddin Hoca, fıkralarından anlaşıldığı üzere birkaç kez evlenmiştir. İlk evliliği Akşehir'de olmuştur. Burada ilk olarak dul ve pek de güzel olmayan bir kadınla evlendirilmiş, bu hanımın kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine ikinci evliliğini yapmıştır.

Hoca'nın bu evlilikten Fatma adında bir kızı oldu. Hoca, kızı evlenme çağına gelince onu Sivrihisar'a gelin gönderdi. Fatma Hatun'a ait Sivrihisar'ın eski mezarlığında bulunan 727 tarihli mezar kitabesinin bulunması bu olayı doğrulamaktadır.

Buna göre Fatma Hanım Şubat 1326 tarihinde Sivrihisar'da vefat etmiştir. Mezar taşı ise daha sonra Akşehir müzesine kaldırılmıştır. Fatma Hanım'ın Mevlâna Celâleddin isimli oğlu olmuş ve Sivrihisar'da kadılık yapmıştır. Onun oğlu değerli bilgin Hızır Bey ise İstanbul'un ilk kadısı olmuştur. Hızır Bey'in oğulları Sivrihisar ve civarında ve Akşehir'de imamlık yapmışlardır. Bu da Hoca ve ailesinin Akşehir'e geldikten sonra Sivrihisar'la bağlarının sürdürdüklerini göstermektedir.

Fatma Hanım hakkında söylenen bir görüş de şöyledir. Hoca, Akşehir'e gitmeden önce yani Konya'daki tahsilini tamamladıktan sonra memleketi olan Sivrihisar'a, Hortu köyüne dönmüş, burada Atike isimli bir hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten de Fatma isimli bir kızı olmuştur.

Bu bilgilerden hangisi gerçeği yansıtmaktadır? Bunu tam olarak şu anda bilemiyoruz. Ama Fatma Hanım, Hoca'nın ister ilk karısı olan Atike Hanım'ın kızı olsun, isterse Akşehir'deki eşinden doğan ve Sivrihisar'a gelin gönderilen kızı olsun kesin olan şudur ki; Hoca, Sivrihisarlı'dır. Çünkü her iki görüş de bu tezi destekler niteliktedir. Öte yandan Fatma Hanım'ın varlığı son arkeolojik çalışmalara göre kesin bir gerçektir. Sivrihisar mezarlığında mezar taşı bulunmuştur. Üzerinde de 1226 da öldüğü yazılıdır. Yine bu konuda Kemal Uzun'un şu yorumu da dikkate alınmalıdır: Nasreddin Hoca'nın Atike'den doğma ilk kızı Fatma, Sivrihisar'da ölmüş. İkinci kızının adını da Fatma koymuş. Atike, ikinci kızı Fatma ile Akşehir'e gelmiştir.

Nasreddin Hoca'nın Akşehir'de evlendiği eşinden de bir kızı doğmuştur. Bu hanım Dürr-i Melek Hatun'dur. Doğum tarihi belli değildir. Onun da mezar taşı Akşehir Nasreddin Hoca mezarlığı'nda bulunmuştur. Hoca'nın fıkralarından anlaşıldığı üzere bir de Ömer yahut Şeyh Ömer isimli oğlu bulunmaktadır. Onun mezarı da Sivrihisar'dadır. Bütün bunlar Hoca'nın Sivrihisarlı oluşu görüşlerin kanıtlanması açısından da önem taşımaktadır. Şükrü Kurgan da Hoca'nın iki katlı bir evde karısı, bir kızı, bir oğlu ve İmad adlı mollasıyla birlikte yaşadığını söylemektedir. Bir fıkrasında ise iki oğlundan bahsedilmektedir.[6]

Yaptığı İşler
Nasreddin Hoca, çok değişik işlerle uğraştı. Fıkralarından çıkan bilgilere göre, imamlık, hatiplik, vaizlik, müezzinlik, cer Hocalığı, kâtiplik, müderrislik, kadılık, mahkemelerde bilirkişilik yaptı.

İlk kadılık görevi, gölge kadılığı(kadı adayı)dır. Sonradan Konya ve Akşehir'de bu görevini sürdürmüştür. Bazı yorumcular ise Hoca'nın kadı olmak istediğini ancak rüşvetle iş yapan kadıları görünce bundan vazgeçtiğini belirtirler. Bu vazgeçmenin Hoca'nın tasavvufi yola girmesiyle de ilgili olabileceği söylenmektedir.

Bir yoruma göre de kadılık görevini Akşehir'e yerleşene kadar yapmış, daha sonra ise bırakmıştır. Ama fıkralarında kadı tipleri ve fetvaların yer alması Nasreddin Hoca'nın kadılık yaptığını düşündürmektedir.

Hoca, Kendi köyünde, Sivrihisar'da, Akşehir'de ve köylerinde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. Akşehir'deki ilk imamlık görevi Kocakapı (İkikapı) mahallesi camiindedir. Zaman zaman bilgisini halkla paylaşmak için civar şehir ve köylere de gitti. Bu olaya o zamanlar “cerre çıkmak” denilirdi. Kimi yazarların din adamları aleyhinde bir kanıt olarak kullanmak istedikleri “cerre çıkmak” olayı hakkında da kısa bir bilgi verelim. “Cerr” medreselerde bir eğitim ve öğretim uygulaması sayılır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminde medreseler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında öğrencilerini Anadolu'nun muhtelif yerlerine gönderiler, uygulamalar yaptırırlardı. Bu faaliyet medreselerdeki bilgilerin halka iletilmesi maksadıyla yapılırdı. Bu esnada öğrenciler, halkı daha yakından tanırlar, gözlem yapma fırsatı bulurlardı. Medrese ile halk bu sayede bütünleşmiş olurdu.

Haliyle öğrencilerin bu hizmetlerine mukabil, halk (kendi isteği ile) bir miktar yardım yapmaktadır. Bunu hiçbir zaman “medrese talebelerinin yardım toplamaya çıkması şeklinde anlamamak gerekir.”

Müderrislik de en çok meşgul olduğu diğer bir iştir. Akşehir'de kendi adını taşıyan bir medresesinin varlığından söz edilmektedir. Böyle bir medrese olmasa bile Hocasının ders verdiği medrese yahut medreselerde ders verdiği rahatlıkla söylenebilir.

Hoca, tahsiliyle alakalı bu görevlerin dışında fıkralarından anlaşıldığı gibi terzi çıraklığı, çiftçilik, bakkallık, iplik satıcılığı, zeytin ve yumurta satıcılığı, hatta halk hekimliği gibi işler de yapmıştır. Bunda bir halk adamı oluşunun yanı sıra devrin iktisadi şartlarının da etkili olduğu muhakkaktır.

Hoca, bunların dışında bir ara Kürtlerin yaşadığı bölgeye ve Arabistan'a elçi olarak görevlendirilmiştir. Fıkralarından çıkan bu sonuç için Fuat Köprülü “itimada şayân değil” demekle birlikte eğer bu bilgi doğru ise bu da Hoca'nın çok yönlü bir insan olarak siyaset alanında da bilgi ve yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Yine fıkralarından devrin zor şartları yüzünden zaman zaman da boş kaldığı anlaşılıyor. Yani Nasreddin Hoca, varlıklı bir hayat sürmemiş, geçim sıkıntısı çekmiş, borç içinde kaldığı bu yüzden el içine çıkamadığı günler bile olmuştur.

Kimi bilgiler ise Hoca'nın zengin sayılabilecek bir kişi olduğu şeklindedir. Buna delil olarak ise Hoca'nın bir vakıf medresesinin olduğu şeklindeki bilgilerdir. İbrahim Hakkı Konyalı bir makalesinde böyle bir vakıftan söz etmektedir. Fakat, Hoca'nın hayatının bir döneminde varlıklı olsa dahi ömrünün büyük bir bölümünü yoksulluk içinde geçirdiği daha doğrudur. Ayrıca yine o devrin iktisadi şartları da dikta alındığında Hoca için zengin demek güçleşir.

Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı da Hoca'yı bu şekilde anlatır: “Hoca, perdecileri olan, harem ağalarının dolaştığı haremlerde, beyaz topuklu, yalın yüzlü hizmetçilerin, naz ile hırâman olduğu saraylarda yaşamış bir tip değildir.” [7]

Vefatı
M. 1284'te Akşehir'de 76 yaşında iken vefat etti ve Akşehir'in en eski Selçuklu mezarlığına gömüldü. Daha sonra mezarının üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yapılmıştır. Kendi adını taşıyan bu mezarlıkta medfun olan Nasreddin Hoca'nın ilk inşa edilen türbesinin her yanı açık ve kıble tarafındaki kapısının üzerinde ilginç bir asma kilidin mevcut olduğu bilinmektedir.

Hoca'nın türbesi İbrahim Hakkı Konyalı'nın söylediğine göre M. 1476 yılında harap durumda olan ve 1878'e kadar bu durumda kalan türbe, daha sonraları Akşehir ileri gelenlerince onarılmıştır. Nasreddin Hoca'nın şimdiki türbesi ise II. Abdülhamit zamanında M. 1905'de Konya Valisi olan Faik Bey ile Akşehir kaymakamı Mustafa Şükrü Bey tarafından onarımı yaptırılıp üstüne dört satırlık Türkçe bir kitabe kondurularak bugünkü haline getirilmiştir.[1] Daha sonraki yıllarda da Akşehir Belediyesi tarafından türbenin bakımı ve çevre düzenlemesi yapılmıştır.

Nasreddin Hocanın türbesiyle ilgili pek çok seyahatname yazarı ve Akşehir'de görev yapan kişiler çeşitli bilgiler vermiştir. Bunlardan birisini türbenin fiziki durumunun anlaşılması açısından buraya almak istiyoruz:

Türbe-i şerifinin tahayyül ettiğimiz gibi vaktiyle dört tarafı açık olduğu halde büyük bir kapısı varmış. Sonraları memleketin ileri gelenlerinden bazıları tarafından üzeri kiremitli ve etrafı tahta parmaklıklı olarak çatı altına alınmıştır. Bazı mahallelerdeki cami şadırvanları tarzında inşa edilmekle şimdi eskisi kadar değilse de yine bina şekli ile muhteviyatının her halinde bir garabet eseri müşahede edilir. Hoca merhumun kabrinin üstüne konan ufacık bir sandukanın başına geçirilmiş büyük bir sarık, mübalağa olmasın ama, sandukanın hemen üçte birini tutuyor. Sandukanın önüne dikilmiş ufak bir taşa irab ve ifadece sıhhati mükemmel olan(!) şu acayip cümle kazınmış:

“Nazihi't-türbet'ül-merhum el-mağfûr ilâ abdihi'l-gafur Nasreddin Efendi ruhuna fatiha” [8]




Nasreddin Hoca'nın Kişiliği
Nasreddin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevk eden ve kötülüklerden sakındıran bir veli idi. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslup ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir. Fıkraları, hikmet ve ibret dolu birer darb-ı mesel (atasözü) gibidir. Bu bakımdan adına uydurulan edep dışı ve nükteden uzak bir takım fıkraların onunla bir ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın çevresinde şifahi olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişikliklere uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bir takım bayağı fıkralar da ona mal edilerek anlatılmıştır. Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edep sahibi bir veli olduğunu, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hoca'nın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış sâlih bir Müslüman olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte gülünç aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücünü en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allah-ü tealanın emir ve yasaklarını latif bir üslup ile bildirilmesidir.

Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri, Londra'da British Museum'da. Haza Terceme-i Nasreddin Efendi Rahme başlıklı yazma eserdir. Ancak bu eserdeki latifelerin bir kısmı, onun üslubuna ve nükte tekniğine uymamaktadır. Nitekim eserin sonunda bu durum: "İşte Nasreddin Efendinin kibar-ı evliyadan (Evliyanın Büyüklerinden) olduğuna şek ve şüphe yoktur. Merhumun bu kıssalardan haberi var, yok böyle yazmışlar. Her kim okuyup tamamında bu merhumun ruhu için bir Fatiha bağışlarsa, Hak sübhane ve teala ol kimsenin ahir ve akıbetini hayr eyleye" şeklinde belirtilmiştir. Ayrıca, "Nasreddin Hoca" adlı eserde başka nüktelerine yer verilmiştir.

Nasreddin Hoca, fert ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımış, insanların aile, komşuluk, dostluk, ticari münasebetlerine ait cemiyette gördüğü aksaklıkları düzeltmek ve onlara nasihat etmek maksadıyla nüktelerle dile getirmiş, onları düşünmeye ve doğruya sevk etmiştir. Sosyologlar ve psikologlar, insanı ve cemiyeti tanıyıp, onların çeşitli yönlerini incelemek için onun latifelerinden çok istifade etmişlerdir.

Nasreddin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyat yapılmıştır. Bunlar arasında Pierre Mille'nin "Nasreddin et son epouse" adlı kitabı, Edmonde Savussey'in "La Litterature Populaire Turque" adlı eserindeki Nasreddin Hoca bölümü, Jean Paul Carnier'in "Nasreddin Hoca et ses Histoires Turques" adlı eserleri zikretmek yerinde olur.[1][9]




Hakkında Söylenenler
"...En az 500 yıldan beri onun fıkralarını dinleyerek, beslenerek büyümüşüz. Bu etki çocuk çoluk, genç ihtiyar hepimize islemiş. Böylece Nasreddin Hoca'yı Türk halkı yarattığı kadar, Türk halkını da Nasreddin Hoca yaratmıştır..." (İlhan Başgöz)

"...Nasreddin Hoca, her kesim halkın; koylunun kentlinin, varsılın yoksulun çelişkilerini, düşüncelerini, eleştirilerini dile getirir. Fıkralarda yerellik, sınıfsallık özelliği önemli bir ayrılık yaratmakla birlikte, Nasreddin Hoca'da bu görülmez. Basta komşu ülkeler olmak üzere, bütün dünyada tanınmasının, yaygınlaşmasının nedenini, onun bu evrensel yönünde aramak gerekir..." (Adnan Binyazar)

"...Nasreddin Hoca Türk milletinin yükünü yeniletecek, her bir evde beklenecek, misafirdir. Onun kartviziti kahkahadır. O Doğu ve Bati memleketlerinde faal olan vatandaştır. Ülke sınırlarından eşeğine binip geçer. Onun pasaportunu sinir erleri yoklamıyorlar. Çünkü o dünyanın büyük insanidir. O yıldan yıla gençleşiyor. Omzundaki gömleği eskimiyor, ama gülüşü daima yenileşiyor.." (Toramirzo Cabbarov)

"...Bu aziz halk evladının sarığında şehir, yani yerleşik, küçük eşeğinde ise göçebe Türk yaşayışının bağdaştırılmak istendiğini sezmekteyim. Bu yolla Hoca'mız keçe medeniyeti ile balçık medeniyetini kendi şahsında kaynaştırmış bir şövalyedir." (Ahmet Caferoğlu)

"...Nasreddin Hoca, Türk nekregüllüğünün en yüksek simasıdır." (Ziya Gökalp)

"...Halk Hoca'dır...Hoca, halkın muhayyilesinde; halk, icap edince öz nefsine bile onun nüktesiyle çatıyor, onun diliyle sözler sarf ediyor. Bedri Rahmi Eyuboglu'nun dediği gibi yakın zamanda bir gün Hoca, otobüse, dolmuşa da binecek, taksiye de binmek isteyecek mutlaka." (Abdulbaki Gölpınarlı)

"...Hoca'nın dünyanın başka yörelerindeki fıkralarda ve masallarda yaşaması pek muhtemeldir. Ortadoğu'nun pek çok ülkesi Hoca'yı kendi mali yapmak istiyor. Ama türbesi Türkiye'de Akşehir'de bulunuyor. Ne var ki, kişiliği ve unu bu kentle sinirli değildir. Kendisi kozmopolit olup zamanların ötesinde bulunmaktadır." (Rostislav Holthoer)

"...O, bizim en asli mahsullerimizden biridir." (Fuat Köprülü)

"...Anadolu Türk mizahi, yorgun bir zihnin düşüncelerini boşaltan, dilimizin güçlü bir deyimi ile "lala-pasa eğlendiren" başıboş bir mizah değildir. Nasreddin Hoca mizahi, Türk halkının sorunları ile beraber yürüyen, toplum eğitimine yönelmiş, yapıcı bir mizahtır. Türk halkı, yüzyıllar boyunca dertlerini bu mizahla avutmuş, sevinebildiği mutlu günlerde de, bu mizahin sevinci ile yaşamıştır...Bu 'Nasreddin Hoca sevinci ile yasamak', hafif olmak, isleri sakaya almak demek değildir, sadece güler yüzü ciddiliğe engel saymamak, yani Türk halkı gibi 'güler yüzle ciddi olmak' demektir..." (Şükrü Kurgan)

"...Nasreddin'in vücudu türbesinde istirahat etmekteyse de ruhu hiçbir zaman ölmemiştir. Hatta gerçek mucize sudur: bütün dünya ondan bahsetmekte, edebiyatçılar ondan bahsetmekte, toplumlar ondan bahsetmekte, halk onu kendi gizli koruyucusu olarak tanımakta ve hikayeleri rüzgar gibi yayılıp, ekmek gibi kabarmaktadır. Gelecek nesillerin bu ekmekle uzun zaman beslenecekleri şüphesizdir..." (Anna Masala)

"...Doğumundan önce de, ölümünden sonra da yaşamış insan Nasreddin Hoca'dır. ölümünden sonra yaşamış başka tarihsel ve toplumsal kişiler vardır, ama ölümünden önce de yaşamış olan dünyadaki tek insan Nasreddin Hoca'dır... Nazım Hikmet, Hoca'yı gülen değil, ağlayan insan sembolü olarak göstermiştir. Nasreddin Hoca fıkralarının özünde gözyaşı vardır. Türk halkı bu fıkralara, ağlamanın yerine, gülmüştür. Çünkü Nasreddin Hoca yalnız alay etmekle yetinmemiş, ezilen halkın da kaltabanlığı, o çürümüş toplumdaki korkaklığı, ikiyüzlülüğü, yüreksizliği, sahteciliğiyle de alay etmiştir. Aslında Nasreddin Hoca derken, Türk halkının kendisini anlamaktayız. Böylece Türk halkı, kendi kendisiyle alay edebilme olgunluğunu göstermiştir. Goethe, 'Kendi kendisiyle alay edemeyen, olgun insan olamaz' der. Türk halkı, yüzyıllar boyunca yarattığı Nasreddin Hoca'nın toplumsal kişiliğinde, bir yandan ezenlerle alay ederken, bir yandan da kendi kendisiyle alay ederek, çöküntü nedeninde kendisinin de sorumlu olduğunu, payı bulunduğunu göstermiştir..." (Aziz Nesin)

"...bu fıkralarda bireysel tek bir iz dahi bulmak mümkün değildir. Hoca'da belli bir aptal kişi değil, belli bir aptallığımız ve bönlüğümüz hicvedilir." (Cahit Tanyol)

"...Karşımıza, Türkistan'dan Macaristan'a Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya kadar Türklerin ayak bastığı her yerde Nasreddin Hoca çıkmaktadır..." (Fikret Türkmen) [2]

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Nasreddin Hoca
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Ahmet Hoca

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Bilgi Köşesi :: Edebiyat-
Buraya geçin: